Mahkeme, davetlere gitmeme engelledi
Aslında bugün güzel gelişmelerden söz edecektim, ama olmadı… Çünkü 03 Kasım 2011 Perşembe günü mahkemelerim olduğu için, zamanımı stres içinde geçirdim. Hatta eski dostum Kemal Ertan, “Artık yeter, sana mı kaldı bu işler!” diyerek beni s ağlıklı görmek istediğini belirtti.
Çarşamba gecesi Akhisarlı genç sanayici ve ihracatçılarımızdan Mustafa Alhat aradı, Aydın’a konuğu olarak gelmemi istedi. Orada yabancı konuklarımızla zeytin ve zeytinyağı üzerine çalışmalar yapılacaktı.
Teşekkür ettim, mazeretimi bildirdim.
DAVETİ KAÇIRDIM
AK Parti İzmir Tanıtım ve Medyadan Sorumlu İl Başkan Yardımcısı Aziz Demir ile AK Parti İzmir İl Basın Danışmanı Fatma Değirmenci’nin daveti ise şöyleydi:
“Van’daki depremzede vatandaşlarımızın kan ihtiyaçlarını karşılamak üzere AK Parti İzmir İl Gençlik Kolları, Kızılay Ege Bölgesel Kan Merkezi işbirliğiyle kan bağışı kampanyası düzenleyecektir.
AK Parti İzmir İl Başkanı Ömer Cihat Akay, AK Parti İzmir İl Gençlik Kolları Başkanı Bilal Kırkpınar, Kızılay Ege Bölgesel Kan Merkezi Müdürü Dr. Gökay Gök’ün katılımlarıyla başlayacak kampanya 03.11.2011 Perşembe günü saat 13.30’da AK Parti İl Başkanlığında gerçekleştirilecektir.”
Uzun zamandır, AK Parti’nin başarılı İl Başkanı Ömer Cihat Akay ile görüşememiştim. Bir iki özel konuyu soracaktım. Bu arada Kızılay Ege Bölgesel Kan Merkezi Müdürü Dr. Gökay Gök’i de, EBSO Yönetim Kurulu Başkanı Ender Yorgancılar’ın yardımcısı H. İbrahim Gökçüoğlu’nun “Başarılı çalışıyor” dediği için kutlayacaktım.
Adliye koridorlarında olduğum için bu davete de gidemedim.
VALİ YARDIMCILARIYLA GÖRÜŞEMEDİM
İzmir Vali Vekili Ardahan Totuk’un ziyaretine bir haftadır gidemedim. Hâlbuki hem kendisini hem de “Deprem ve afetlerden sorumlu” Vali Yardımcısı Mustafa Aydın’la, İzmirli ilgili bir iki konuyu görüşecek, sorunları iletecektim. Ama yoğunluktan sözleştiğimiz halde yanlarına gidip çay ve kahvelerini içemedim.
Perşembe günü saat 14.00’de, İzmir Ticaret Odası’nın düzenlediği Vergi Ödemede ve Ülkemize döviz kazandırmada başarılı üyelerinin ödüllendirileceği, “Geleneksel Vergi Ödül Töreni” vardı. Orada ayaküstü Ardahan Totuk’a ayaküstü bilgi verecektim, olmadı.
DEPREM YİNE GÜNDEMDE
Deprem Konusu güncelliğini koruyor…
İzmir Milletvekili Alaattin Yüksel de bu arada İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e yazılı olarak yanıtlaması için bazı sorular sordu.
Alaattin Yüksel, “Van’da yaşanan deprem göstermiştir ki, depremlerde can ve mal kaybı şiddetli sarsıntılardan değil konutların çürük veya depreme dayanıksız yapılmasından kaynaklanmaktadır. Bu da konutların yeterli şekilde denetlenmediği, kaçak ve mevzuata aykırı yapılaşmaya göz yumulduğu veya en azından bunlarla mücadele edilmediği gibi gerçekleri ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla Belediyelerin denetim görevini yeterince yapmadığı, İçişleri Bakanlığı’nın da görevini yapmayan Belediyeleri yeterince denetlemediği anlaşılmaktadır” dedikten sonra, bu bağlamda şu sorularız yöneltti:
1.Hükümetleriniz döneminde, son 9 yılda İçişleri Bakanlığı, belediyeleri ve il özel idarelerini depreme dayanıksız veya kaçak yapılar hakkında gerekli işlemlerin yapılması konusunda kaç defa uyarmıştır?
2. İçişleri Bakanlığı, son 9 yılda herhangi bir belediye hakkında kaçak veya mevzuata aykırı yapılaşma karşısında görevini yapmadığı gerekçesiyle idari bir işlem uygulamış mıdır? Uygulamışsa bunlar hangi belediyelerdir ve hangi yaptırımlara uğramışlardır?
3. Belediyelerin merkezi denetimini yapan Mülkiye Teftiş Kurulu ve Mahalli İdareler Kontrolörlerinin yaptıkları teftiş ve denetimler sonucunda hazırladıkları raporlardan kaç tanesinde, ilgili belediyenin veya il özel idarelerinin kaçak veya mevzuata aykırı yapılaşma konusundaki eksikliği, hatası veya ihmali olduğu sonucuna varılmıştır. Bunlar hakkında hangi işlemler yapılmıştır?
AK PARTİLİLER UYUYOR
Aslında ben AK Partili yöneticiler ve milletvekilleri olsam, İzmir’deki bazı CHP’li belediyelere, “İmar müdürleriniz, fen işleriniz ne yapıyor? Vatandaşın ruhsat için başvurularında ne yaptınız, kaç tanesini, kaç günde ya da zamanda yanıtladınız?” diye sorardım…
Daha doğrusu, mahkeme kararlarına rağmen, bazı konularda ısrarcı olmalarının nedenini öğrenmek isterdim…
Örneğin hak sahibi kişilerin dosyalarının neden uzadığını veya çeşitli etten püften nedenlerle İzmirliye çile çektirilip çektirilmediğini…
NELER YAZIYOR?
Prodüktör İlhami Arslan, “Van Depreminden alınacak dersleri” kağıda dökmüş…
“Van depremi yüreklerimizi dağlamaya devam ederken böyle bir ders önerisinin zamanlaması yanlış bulunabilir. Ama bence zamanıdır ve acilen gereği yapılmalıdır…” diyen İbrahim Arslan bakın ne diyor?
Bir daire satın alırken hiç birimiz depreme dayanıklı olup olmadığına bakamayız. Bizim gibi ülkelerde konut seçimi daha çok bütçeye göre yapıldığı için depreme dayanıklılığını istesek de öğrenemeyiz, bilemeyiz. “Daire alırken fayansına, hazır mutfak kalitesine bakarız da, sağlamlığına hiç dikkat etmeyiz!” diyenlerin acaba kaçı oturduğu binanın depreme dayanıklılığın bilerek satın aldı?
Bu konudaki güvencemiz, bu işin bizim adımıza, görevleri yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiş kurumlar tarafından yapılıyor olmasıdır. (Ya da “Bizim yapıldığını sanmamızdır” mı diyelim)
Bilenler vardır, Önce, aralarında Van’ın bulunmadığı 19 ilde uygulanmaya başlayan YAPI DENETİMİ KANUNU Ocak 2011′den itibaren Türkiye genelinde uygulanmaya başladı. (Yani Van’da Ocak 2011′den sonra inşa edilen yapılar bu denetim kapsamına girdi)
DİKKATİNİZE!
Ben bu Van depremine düştüğüm notla, bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum.
O da şu: Yasa gereği yapı denetim kuruluşlarının, her bakımdan özellikle kendilerine ödenecek ücret bakımından BAĞIMSIZ olması gerekiyor. Yasa ve yönetmelik gereği Yapı Denetim kuruluşları bu işin sözleşmesini YAPI (mal) SAHİBİYLE yapıyor, yani ücretini ondan alması gerekiyor.
Ne var ki uygulamada bu şekil şartına uyulmuş gibi görüntüsü yaratılsa da Denetimi yapan firmanın asıl muhatabı MÜTEAHHİT oluyor.
Bilindiği üzere, yapı sahibi genelde arsa sahibidir ve bu işlerden anlaması söz konusu değildir.
Zaten o müteahhidi değil müteahhit onu bulmuştur.
Mal sahibinin adı üzerinden müteahhit yapı denetim kuruluşuyla anlaşma yapar, ücreti belirler. Yani binayı yapacak kişi onun yaşamsal denetimini yapacak kuruluşu ÜCRETİ DAHİL kendi belirler. Özetle, ücretini ödediği kişiye- kuruluşa “Gel beni denetle” demektedir.
Bundan çıkarılacak ders nedir?
Kâğıt üzerinde yaşamsal görev ve sorumlulukları olan yapı denetim kuruluşlarının MAL SAHİBİ ve MÜTEAHHİTLE bağlantısı kesilmelidir. Yapı sahibi yasa gereği ödemesi gereken ücreti devletin bu amaçla oluşturacağı özel FONa yatırmalı, denetimi yapacak kuruluşu DEVLET SEÇMELİ ve görevlendirmeli, ücretini yine devlet ödemelidir.
Acilen yapılması gereken, ilgili yasanın ve yönetmeliğin DEĞİŞTİRİLMESİDİR.
Yoksa siz, biz, hepimiz Van örneğinde olduğu gibi daha çoook acılar yaşarız.
KALEMİNE HAYRANIM
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü’nde Prof. Dr. Tayfun Özkaya isminde bir araştırmacı var. Kalemini ve yazılarını beğeniyorum… Hatta değme araştırmacı ve yazara taş çıkartacağını da iddia edebilirim.
Prof. Dr. Tayfun Özkaya şimdi de “Öfkeliler dünyayı sarsıyor” diyor…
Geçenlerde bir cumartesi, İtalya’nın başkenti Roma’da tam 200 bin kişi ülkelerindeki düzeni protesto etti. Bu gösteri dünyada o gün yapılan gösterilerin en büyüğü idi.
Aslında Berlusconi medyası tarafından epeydir iyice uyutulmuş olan İtalyan’ların bir süredir artık uyanmaya başladıkları söylenebilir. Bir süre önce referandumda sağcı güçler bir yenilgi aldılar. Referandumda nükleer santraller ve Berlusconi’nin yasamayı kendi çıkarına kullanmak için yapmak istedikleri değişiklikler ezici bir ağırlıkla reddedildi. Yerel seçimlerde de belediyelerin çoğunu sol ve ekoloji yanlısı adaylar kazandı.
Öfkeliler denilen bu büyük kitle Roma’da ezenlerin ürktüğü bir başarı elde etti. Ancak bunların içinde “kara blok” denilen küçük bir azınlık uluslararası şirketlere ait bazı lüks mağaza ve bankaları tahrip ettiler ve bazı polis açlarını ve lüks otomobilleri ateşe verdiler.
Bu kişiler yüzlerini siyah peçelerle örtüyor, siyah tişörtler giyiyor ve bazıları kasklar takıyorlar.
TAKTİK Mİ?
Bunların bazıları otonom veya anarşist gruplar olabilir, ancak bu davranış polisçe tanınmamak isteyenlerin bir taktiği olarak nitelendiriliyor.
Bazıları bunların içine ajanların sızarak barışçı gösteriyi suçla lekelemek istediklerini de ileri sürüyorlar.
Türkiye’de medya ya bu büyük gösteriyi görmezden geldi ya da öfkeli diye tanımlanan bu hareketin Roma’yı ateşe verdiğini söyleyerek büyük gösteriyi suça bulamaya çalıştı.
“Kara blok” diye tanımlanan bu taktiksel davranışın da bir tarihi var: Almanya’da 1980’ler öncesinde polisin şiddet kullanmasına karşı bazı gruplar bu tür davranışları geliştirmeye başladılar.
Bu tür davranışlar, kurulu düzenden memnun olan ve hiçbir ülkede yüzde biri geçmeyen azınlığın, orta sınıfları ve hatta en altta kalanları korkutarak yanlarına çekmelerine hizmet edebiliyor.
HAKLI GİBİ!
Geçenlerde İtalya’da idim. Cumartesiyi takip eden dört gün boyunca çoğunluğu başbakan Berlusconi tarafından kontrol edilen İtalyan medyası (aynı Türkiye medyası gibi) 200 bin kişi katılımlı dev protestoyu değil, yakıp yıkmaları gösterdi ve tartışmaların çoğu bu konu üzerinde oldu. Protestolar ve nedenleri bir yana bırakıldı ve bu yakıp yıkmalar eleştirildi. Böylelikle ezen azınlık kendini temize çıkarmaya çalıştı.
Başta ABD dünyanın birçok ülkesinde aynı gün içinde benzer gösteriler oldu. Batılı ülkelerde gençler başta olmak üzere önemli düzeyde insanın artık yönetimlerinin yaptıklarından usanç getirdiklerini ve politikalarını beğenmediklerini görmeye başladık.
Kendilerine öfkeliler diyen bu gruplar “biz yüzde 99’uz” diyorlar.
Amerikalı gençler yüzlerine yüzde 99 yazıyorlar.
Amerika’nın Afganistan ve Irak’ta yürüttüğü savaşın sadece petrol, silah, tohum vb. şirketlerinin yönetici ve ortaklarına yarar sağladığını, yüzde 99 halkın bundan zarar gördüğünü artık anlamaya başlıyorlar.
“Kara blok” taktikleri yapan gençlerin bazıları her ne kadar polisin şiddetine veya çok uluslu şirketlerin sinsi sömürülerine duydukları nefreti bu çeşit yakma yıkma davranışları ile ifade ediyorlarsa da bunun egemenlere yaradığı açıkça görülüyor.
DESTEKLENİYORLAR
ABD’de “Wall Street’i işgal et” diye isimlendirilen eylemler halk tarafından destekleniyor.
Ekim ayı başında New York’ta yürütülen bir ankette halkın yüzde 67’si protestocuları desteklemekte, yüzde 87’si ise protesto etme hakları olduğuna inanıyor. (Reuters, 17 Ekim 2011 )
Bunun altında ABD’de gelir dağılımının 1980’den bu yana aşırı derecede bozulması da var. ABD’de en yüksek gelire sahip yüzde 1 azınlık 1980’de tüm gelirin yüzde 9,1’ni elde ederken, bu oran 2006’da yüzde 18,8’e çıktı.
TABİİ Kİ BEKLENEMEZDİ
ABD dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkesi iken uygulanan tarım ve gıda sistemleri nedeniyle yüzde 26’sı obez olan, binlerce insanın sokaklarda yattığı bir ülke oldu. 2008 krizinde devlet halktan aldığı vergileri bankerlere aktardı. Ekonomik liberalizmden söz edenlerin ikiyüzlü davranışları açıkça ortaya çıktı. Bunun tepki yaratmaması beklenemezdi.










Söz sizin