Zeytinlik alanlarımıza fabrika yapmamalıyız

Hüsamettin Berber’in üç dört gündür, “Hadi Ağabey, yazını bekliyoruz!” uyarılarına, hep “Tamam öğleden sonra!” diye yanıt verdim. Ama bir yanda Milli Eğitim İl Müdürlüğü, diğer yandan İzmir’deki törenleri ve toplantıları takip etmekten zaman bulamadım.
Aslında bugün “Kosova Ticaret Heyeti”nin İzmir’deki görüşmelerinden, onların ihtiyaçları olan “tarım ve zeytin” konularından, bir de “Domat zeytin çeşidinde İspanyol usulü işlemede geleneksel yıkama” nın yerini alması düşünülen ve geliştirilen Hülya Özen, Şahika Aktuğ Gönül, Nihat Aktan, Sema Akan, Derya Tetik ve Musa Alkan’ın projelerinden söz edecektim.
Biliyorsunuz; bakanlığın 639 no’lu Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden yapılandırılması çerçevesinde Bornova’daki “Zeytincilik Araştırma Enstitüsü”, faaliyetlerine “Zeytincilik Araştırma İstasyonu Müdürlüğü” olarak devam ediyor.
İSİM DEĞİŞTİRİLDİ
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın adı da değiştirilerek Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının kurulması; 6/4/2011 tarihli ve 6223 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak, Bakanlar Kurulu’nca 3/6/2011 tarihinde kararlaştırıldı.
Bu konuyu da bir gün ele alacağım.
Yaşamımın büyük bölümünü karakol ve adliyelerde geçirmek zorunda kaldığım için, biraz da yasalardan söz etmek, kendime göre yorumlarda bulunmak istiyorum.
Aslında bu konular birçok kişinin canını sıkar, ilgilenmek istemez. Bir ara Adalet bakanlığı yapan İzmirli sanayici, müteşebbis ve Avukat Hasan Denizkurdu, bir makalesinde, “Ben bile, herkes gibi karakol ve adliyeden korkar çekinirim” demişti.
Ama yaşamımızın önemli bir parçası olduğu için ilgilenmemiz gerekiyor.
Hukuk Devleti olabilmenin göstergelerinden biri de yasalarda “genellik” ilkesine uyulmasıdır. ‘Yasaların genelliği’ ilkesi, özel, aktüel ve geçici bir durumu gözetmeyen, belli bir kişiyi hedef almayan, aynı statüde olan herkesi kapsayan kuralların getirilmesini zorunlu kılar (Anayasa Mahkemesi’nin 20.11.1996 günlü, E.1996/58, K.1996/43 sayılı kararı).
VATANDAŞIN GÜVENLİĞİ
Anayasa’nın 2’nci maddesinde belirtilen hukuk devletinin unsurlarından biri de, vatandaşlarına hukuk güvenliği sağlamasıdır. Hukuk güvenliği, kurallarda ‘belirlilik’ ve öngörülebilirlik gerektirir. Hukuk devletinde yargı denetiminin sağlanabilmesi için yönetimin görev ve yetkilerinin sınırının yasalarda açıkça gösterilmesi bir zorunluluktur.
Anayasanın 138/4 üncü maddesi gereği, yasama organı dahil bütün devlet organları “mahkeme kararlarına uymak zorundadır, bu organlar, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Aksi taktirde, yargı bağımsızlığı söz konusu olamaz ve hukuk devletinden de söz edilemez. Yasama organı, beğenmediği yargı kararlarını, üstelik de geriye yönelik uygulanmak üzere kanun çıkartıp etkisiz hale getirecekse, elbette ki yargı bağımsızlığı zedelenecektir (Sabuncu, Yavuz, Anayasaya Giriş, 8. Basım, İmaj Yayıncılık, Ankara 2002,s.186).
KUVVETLER AYRILIĞI
Bazı özel şirketlere herhangi bir şekilde izin verilmesi ise devlet erklerinin, yürütmenin eyleminin yasa sınırları içinde kalması yerine, yasanın yürütmenin eylemine uydurulması şeklinde kullanılmasının, Anayasa’nın Başlangıç Kısmının dördüncü paragrafında belirtilen kuvvetler ayrılığı ve Anayasanın 2’nci maddesinde ifade edilmiş bulunan hukuk devleti ve 8 inci maddesinde ifade edilmiş yürütmenin kanuniliği ilkesi ile bağdaştırılması mümkün olamaz…
Bunu yazmamın bir nedeni de, bazı zeytinlik alanların özellikle yabancı şirketler tarafından alınarak tarumar edilebileceği endişesini duymaktan kaynaklanıyor.
Yakın zamanda öğrendiğime göre; bir yabancı şirket, bilirkişi raporlarında da gördüğüm gibi, İznik Gölü’nü besleyen su kaynaklarını tüketiyor.(yıllık asgari 1 milyon m³).
Üstelik tesisin üzerinde kurulu bulunduğu alanın 1. sınıf tarım arazisi olduğu ve atıklarını Karsak Deresi Yolu ile Gemlik Körfezi’ne boşalttığı görülüyor.
ANKARALI DOĞAN AİLESİ
Ankaralı Emekli Albay Yılmaz Doğan ile sevgili eşi Mediha Doğan ve sevgili kızları Seda Doğan’dan geçenlerde söz ederken, “Nasıl zeytin hastası olduklarını” dile getirmiş ve Marmara zeytininin tadından, güzelliğinden, şifasından da söz etmiştim.
Doğrusu bence budur; Orhangazi Ovasında sanayi tesisi yapmak için daha önce başvurmuş olan altı firmanın istemleri; böyle bir tesise izin verilmesi durumunda tarımsal dokunun tahrip edileceği, tesisin 90 bin nüfuslu bir kentin su gereksinimi olan 3 bin 500 ton yeraltı suyunu bir günde kullanarak kapalı havzanın su dengesini bozacağı ve yöredeki 100 bin zeytin ağacının suyunu keseceği, zeytin ağırlıklı bir coğrafyada mısır işleyen bir tesisin kurulmasının yanlışlığı ve ayrıca söz konusu alanın İznik Orhangazi sulama projesinin tam ortasında kalması, İznik Gölü’nü kirleteceği, Sit alanı içinde yer alan Medet ve Karsak dereleriyle ilgili olarak Koruma Kurulundan izin alınmadığı gerekçeleriyle reddedilmişti.
Ancak bir yabancı firmanın “yasaları” mı, “yasakları” mı deldiğini bilmiyorum, izin alma aşamasında olduğunu duydum.
Bu beni de “zeytin dostlarını” da üzdü…
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Türkiye’de işlenen tarım alanları toplamı 1980 yılında 24 bin 560 milyon hektardan 1990 yılında 24 bin 92 milyon hektara, 2000 yılında 23 bin 033 milyon hektara, 2006 yılında da 22 bin 233 milyon hektara geriledi.
DEĞİŞİK NEDENLERLE
Yani tarım alanları son yirmi beş yılda değişik nedenlerle giderek azalmış ve yüzde 10 oranında daraldı..
Buna karşın ülkemiz nüfusu 1980 yılında 44 milyon 737 bin kişi iken, yaklaşık yüzde 60 oranında artmış ve 2006 yılında hepimizin bildiği gibi 71 milyon kişiye çıktı.
Aynı dönemde 1 kilometre kare vatan toprağı başına düşen nüfusu gösteren nüfus yoğunluğu değeri ise 1980 yılında 58 kişi iken, yine yüzde 60 oranında yükselerek 2006 yılında 91 kişiye yükseldi. Ancak birim tarım alanı başına düşen nüfus yoğunluğu yüzde 75 oranında arttı.
Bu durum, her geçen gün tarım topraklarının değerlendiğini, tarım topraklarının beslemek zorunda kaldığı insan sayısı ise, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de arttığı gerçeğini ortaya çıkarıyor.
Tarihsel süreç içerisinde topraklar üretkenliği nedeniyle kutsal olarak kabul edilirken, bunu korumanın bir ulusun onuru olduğu ve kaybedilenin toprak olmayıp temelde ulusal servet olduğu belirlenmiştir.
Çevre ile olan ilişkilerimizde çevreyi bozmak ve kirletmekten çok onu koruyarak üretimde bulunmaktır. Çünkü doğal kaynak olan toprakların üretimi hiçbir zaman sonsuz değildir. Temelde topraklar doğal düzeni bozulmadıkça dünyamıza bereket dağıtan çömert bir kaynaktır. Toprak tıpkı özgürlük gibidir, elden gitmedikçe bunun kıymeti bilinmez.
Toprak kaynakları ülkemiz insanlarının mevcut gereksinmelerini karşılayacak yeterli potansiyele sahip olmalarına karşın, arazi kullanım izlencelerinin yetersizliği, tasarımsız ve izlencesiz sanayileşme, sağlıksız ve hızlı kentleşme, nüfus artışı, kentsel ve teknolojik kökenli kimyasal atıkların deşarjı yanında, aşırı tarımsal ilaçlama ve yapay gübrelerden kaynaklanan toprak kirliliği, yangınlar, düzensiz turizm yatırımları vb. tarımsal arazi kullanımını giderek sınırlandırmakta ve sonuçta tarımsal üretim potansiyeli yanında toprağın diğer doğal işlevlerini düşürmekte ve çevrede şekilsel ve yapısal bozulmalara neden oluyor.
Nasıl ki birey ile toplumsal doku arasında sağlıklı bir dengenin kurulması yasal düzenlemelerle oluşturulmaya çalışılıyorsa, çevresel öğeler arasında da doğal dengelerin sürekliliği ve sürdürülebilirliği yaşamsal boyut için zorunludur.
Amaç dışı kullanımlara izin verilmeyen arazilerde yasal olmayan kullanımlar saptandığında kullanım aşamasına bakılmaksızın, amaç dışı kullanıcılara karşı kesinlikle ağır yaptırımlar uygulanmalıdır” (Prof. Dr. Ünal ALTINBAŞ, Tarım Topraklarının Amaç Dışı Kullanımının Çevre Üzerine Etkisi).
NEDENLERİ BELLİ
Bu nedenlerle, 212.511,48 metrekare yüzölçümlü “Tarımsal Niteliği Korunacak Özel Mahsul Alanı”nda kurulan bir sanayi tesisinin faaliyetine izin verilmesi, tarımsal ürün potansiyelini düşüreceğinden, çevrede şekilsel ve yapısal bozulmalara neden olacağından ve tarım alanlarını azalması sonucunu doğuracağından ben de karşıyım.
Bir hukuk devletinde, devlet erki kullanılarak yapılan tüm kamu işlemlerinin nihaî amacının “kamu yararı” olması gerekir. Bu gereklilik, kamu yararını, yasama organının takdir yetkisi için de bir sınır konumuna getirir. Hiçbir kamu erki, kamu yararının gerçekleşmesini engelleyici biçimde kullanılamaz.
Bir kamu hukuku tasarrufu olan kanunların “kamu yararı” amacı ile çıkarılması gerektiği, Anayasa Mahkemesinin yerleşmiş kararlarının da bir gereğidir.
Bunu özellikle yeni milletvekillerinin bilmesinde büyük yarar vardır.
ASLINDA SERBESTTİR
Kamu yararını gerçekleştirmek gereğiyle yasakoyucu değişik yolların seçimini siyasi tercihlerine göre yapmakta serbesttir.
Ancak, yasakoyucunun kişisel, siyasi ya da saklı bir amaç güttüğü durumlarda, yani kamu yararı dışındaki özel ve başka bir amaca ulaşmak için bir konuyu yasayla düzenlediği durumlarda bir “yetki saptırması” ve giderek de amaç öğesi bakımından yasanın sakatlığı ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine aykırılığı söz konusu olur.
Anayasa’nın 10 uncu maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” denilmektedir.
Bu kural, birbiri ile aynı durumda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını, ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemektedir.
Aynı durumda olanlar için farklı düzenlemeler getirmek eşitlik ilkesine aykırılık oluşturur.
HUKUKSAL EŞİTLİK
Anayasa’nın amaçladığı eşitlik, mutlak ve eylemli eşitlik olmayıp hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi çiğnenmiş olmaz.
Tarım arazilerini tarım dışında kullananlar, yasal yükümlülükleri olan gerekli izni almayan kişi, kurum ve kuruluşlar olduklarından aynı hukuki durumda bulundukları açıktır. Bunlar arasında maddi durumlarına göre ayrıcalık yaratılmasının, hiçbir haklı nedeni olamaz. Bu nedenle yapılacak bazı düzenlemeler Anayasa’nın 10 uncu maddesine de aykırıdır.
Tarım topraklarının korunması ve doğal özelliklerine uygun tasarımlı ve dengeli kullanımı, hem doğal bir zorunluluk olduğu gibi, hem de Devlete verilen anayasal bir görevdir.
DEVLET YÜKLENDİ
Nitekim Anayasa’nın 45 inci maddesinin birinci fıkrasında, “Devlet, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır.” hükmüne yer verilmiş, madde gerekçesi’nde ise, “Madde, Devlet tarım arazilerinin ve çayırlarla meraların amaç dışı kullanılmasını önleme görevini yüklenmektedir. Bu ifade ile amaçlanan tarım arazilerinin endüstri ve şehirleşme sebebiyle yok edilmesinin önlenmesidir” denilmiştir.










Söz sizin